1000Ç- Hocam, biz sizi öğrencileriniz aracılığıyla tanıyoruz. Ama okuyucularımız için lütfen kendinizi tanıtır mısınız?

Öncel - 1966 İstanbul doğumluyum. 1989-1990 İstanbul Üniversitesi Jeofizik Mühendisliği Bölümü mezunuyum. 1992’de Yüksek Lisansımı, 1996’da doktoramı tamamladım. 1993 yılında İngiltere’de, 1994 yılında İtalya’da depremle ilgili araştırma ve çalışmalar yaptım. 1998-1999 yıllarında Japon Bilim ve Teknoloji Vakfı tarafından Batı Anadolu'da Deprem Tehlikesinin Belirlenmesi üzerine ilişkin hazırlamış olduğum projenin desteklenmesi için 1998-1999 yıllarında 1 yıl süre ile Japon Yer Bilimleri Sevisinde misafir araştırmacı olarak çalıştım. Yirmiden fazla yarısı uluslararası dergilerde olmak üzere yayınlanmış makalem, büyük çoğunluğu uluslararası toplantılarda sunulmuş 30’a yakın da bilimsel tebliğim var. Evli ve bir çocuk babasıyım. Çeşitli uzak doğu sporlarından, okumaktan ve gezmekten hoşlanırım.

1000Ç- Çok sağ olun. Bildiğiniz gibi, bendeniz esas olarak deprem konusunda sizden bilgi almak için geldim. Ama, bu üniversite kampüsünde gördüğüm manzara, gerçekten tüylerimi diken diken etti. Sizce sakıncası yoksa, sonunda bu konuya da değinebilirsek, sevinirim.  Deprem konusunda sorumu yöneltebilmek için, size öncelikle kendi düşüncelerimi kısaca açıklamak zorundayım. Ben bir sosyal bilimciyim, uzun yıllar gazetecilik, yazarlık ve araştırmacılık yaptım. İnsanın belli bir birikimi oluyor. Ne olursa olsun, bu konuyu sizin kadar bilemeyiz. Ama kendi çapımda bazı araştırmalar yaptım. Araştırmalarım sonucunda genel ortamın, sistemin bazı özelliklerini de katarak benim ulaştığım sonuç, 17 Ağustos depreminin ya bilerek tetiklendiği, ya da en azından olacağının önceden bilindiğidir. Şimdi ben açıkçası bunu doğrulamak için bilenlerden bilgi arıyorum. Ben size bu açıdan geldim. Geneliyle nasıl oldu, ne oldu, bütün görüşlerinize de açığım.

Öncel- Marmara Bölgesi’nde olan deprem bir sürpriz değildi, bekleniyordu. Kuzey Anadolu Fay Zonu (KAFZ) ve onun Marmara’daki devamı, dünyada depremle uğraşan kişilerin ilgisini öteden beri hep çekmiştir. Basit geometrisinden dolayı KAFZ'unda depremi önceden belirleme çalışmaları, 1980’lerin başında başlatılmıştır. Özellikle son İzmit depremin sahasına yakın bir çalışma, Mudurnu civarındaki fay zonunda depremlerinin önceden belirlenmesi projesi adı altında, Türk-Alman işbirliği çerçevesinde 15 yıldır yapılıyordu. Kaldı ki, bu depremin olduğu yer, 1979 yılında Prof. Nafi Toksöz tarafından sismik boşluk olarak belirlenmiş ve olabilecek bir depremin bu alanda olabileceği söylenmişti. Deprem bu bakımdan sürpriz değildi.

Tabii bu kestirim hala üzerinde tartışılan sismik boşluk hipotezine dayandırılarak yapılmıştı. Bu hipoteze göre: Kuzey Anadolu fay zonu boyunca kırılan kesimler var, bu kesimlerin arasında da kırılmayan bölümler var. Bu kırılmayan bölümler sismik boşluk olarak nitelendiriliyor. İşte bu bölümlerden bir tanesi kırıldı. Doğa boşluk kabul etmiyor, tamamlandı.

Tabii depremden önce bizim yaptığımız çalışmalar da vardı. Bu çalışmalar, Marmara Bölgesi’nde kurulmuş telemetrik deprem istasyonlarından alınan küçük deprem aktivitelerinin incelenmesine dayanıyordu. Marmara Bölgesi’nin böyle bir şansı var. Gerçekten çok küçük depremleri dahi dinleyebileceğimiz, dinleme fırsatı tanıyan, yaygın bir yerel istasyon ağı olması, çalışmaları bu bölgede yoğunlaştırdı. Zaten benim de 1997 yılından itibaren yönettiğim ‘Marmara Bölgesi mikro depremselliği ve deprem tehlikesi’ adı altında, İstanbul üniversitesinden destekli bir projemiz vardı. Bu projeyi burada başlattım, Japonya’da bitirdim. Bu proje istatistik yöntemlerle işlenebilecek yanlış ve eksikliklerden arındırılmış bir veri seti hazırlanmasını amaçlıyordu. Proje çerçevesinde bir veri seti hazırlandı ve internette diğer araştırmacıların kullanımınada açıldı. Daha sonra son gelişmiş istatistik yöntemlerden biri ile işlendi. Marmara'da yerin içindeki stres ve deprem etkinliği değişimi belirlendi. Bu bilgiler ışığında ‘Marmara Bölgesi’nde deprem oluşturabilecek potansiyel alanlar nedir’ sorusu soruldu ve cevabı araştırıldı. Sonuçta 4 tane potansiyel deprem alanı tespit edildi.
 

                  Şekil 1:  Marmara bölgesinde depremden önce belirlenen potansiyel deprem alanları (Öncel ve Wyss, 2000).

Bunlardan bir tanesi İzmit’ti (bk. Şekil 1: Alan 4) ve bu alan harekete geçti. Yani, depremden önce biz, küçük deprem hareketlerinden bazı yerler belirledik, bu yerlerden birisi aktifleşti ve yapmış olduğumuz çalışmayı doğruladı. Tabii böyle bir doğrulamayı arzu etmezdik, ama doğruladı.

Küçük depremler, yerin aktivitesi hakkında önemli ipuçları veriyor. Küçük depremler özellikle büyük depremlerin olabileceği alanların belirlenmesinde çok önemli ipuçları verdiği içindir ki bu konuda ayrıntılı çalışmalar yapılıyor. Bu bakımdan bizim böyle bir değerlendirmemiz oldu. Fakat bu bilimsel çalışmalara kimse önem vermiyordu.

Depremden sonra stres dağılımında bir değişme olabilir. Son İzmit depremiyle beraber açığa stres Marmara denizi içersinde diğer fayları yüklemiş olabilir diye düşünüyoruz. Fakat kesin bir şey söylemek mümkün değil.

1000Ç- Bu Marmara kırığı dediğiniz, hani İstanbul’da deprem olacak mı tartışmasıyla bağlı fay değil mi? Yani Adalar’ın oradan geçen?

Öncel- Yapılan değerlendirmelere göre Adalar’ın tam güneyinden geçen bir fay olduğu ve son depremle yüklendiği söyleniyor. Zaten %95’i deprem riski altında bulunan bir ülkede yaşıyoruz. O bakımdan aktif fayların olduğu her yerde, herhangi bir zamanda, deprem beklenebilir. Ama bunun ötesinde, şimdi İstanbul’a ilişkin spekülasyonlar, genelde tarihte olmuş depremlere dayandırılarak yapılıyor. Bu depremlerin yeri konusundaki hata payı ± 100 km’dir. Varsayılan alanın 100 km sağında da olabilir, 100 km solunda da olabilir. O bakımdan tarihte olmuş depremlerin yerleri üzerinde yürütülen tahminlere biraz spekülatif bakılabilir. Oysa küçük depremlerdeki hata genelde ± 5 km’dir ve sonuç olarak yapılacak tahmin daha gerçekçidir.

Biz tarihte olmuş depremlere biraz daha dikkatli yanaşıyoruz. Küçük depremlerle çalışmaya özen gösteriyoruz. Ama şu bir gerçek ki tarihte olan depremler İstanbul’da önemli hasar vermiştir. Böyle bir hasar verecek deprem yakında olabilir mi, olamaz mı, gerçekte son deprem bu muydu, değil miydi, bilemiyoruz. 1509 depreminde, işte Beyazıt caminin, Fatih caminin kubbesi yıkılmıştır deniliyor. Şimdi yıkılmadı. Acaba yine yıkacak bir deprem olabilir miydi, ya da yıkılan kubbe ya da bina yerine daha sağlam, daha sağlıklı minare ve kubbe mi yapıldı? Onu da bilemiyoruz. Şu anda mutlak kesin olan tek şey tarihte İstanbul’u etkileyen depremlerin varlığı, bu son depremin de o depremlerden biri olduğudur.

1000Ç- Sizin yönteminiz, olan öncü depremleri haberci olarak değerlendirmek mi oluyor?

Öncel- Öncü depremleri değil, biz ana şok özelliği gösteren küçük depremleri kullandık. Küçük depremlerden hareketle, bu bölgede büyük deprem oluşturabilecek, streste artma bulunan yerleri belirledik. Ve bu belirlemeden sonra, 7.4 büyüklüğünde bir deprem Marmara’da nerede olabilir diye sorduk. Olabilecek muhtemel alanları belirledik.

Fay düzensizliğinin tanımlanmasında asperite ve bariyer kavramları kullanılmaktadır. İncelenen fay boyunca stresde yükselmenin olduğu yerler asperite, fay boyunca dayanımın arttığı yerlerde bariyer olarak tanımlanır. Asperite olarak nitelendirilen alanların yeni bir depremi oluşturabilmesi biriken stresin yerin direncini aşması, yada durdurması ise tanımlanan fayın dayanımının yüksek olmasından dolayı asperitenin bariyer gibi davranmasıyla ilişkilidir. Harekete geçen bir fay sisteminin istediği şekilde hareket edememesi bariyer şeklinde davranış gösteren fay parçaları ile ilişkilidir. Son İzmit depreminden sonra kırık üzerinde depremlerin yığıldığı alanlar var. Artçı şoklardaki bu yığılmalar kırığın batı ucunda Yalova’ya kadar uzanıyor. Yalova önünde bir asperite var. Asperite olarak tanımlanan alanda son İzmit depremi ile başlayan kırığın devam edememesi bu asperite noktalarının bariyer tipte bir davranış göstererek depremleri durdukları şeklindede yorumlanabilir. Fakat biriken enerji kendisine dayanımı düşük olan fayın başka bir bölümünü kırarak açığa çıkabilir. Burda durdurmaya bağlı olarak enerjinin başka yönlere kanalize edilebileceği ortaya çıkmaktadır. Kısaca asperitelere yeni depremlerin olacağı alanlar olarak bakılabileceği gibi bariyer şeklinde davranış sergilediği yerlerde de başka yeni kırıkların oluşmasına neden olabilecek yapılar olarak da bakılabilir. Neticede söylediklerimiz bilimde yasa olarak kabul edilmiş düşünceler değil. Ancak deprem olduktan sonra yapılan çalışmalarla ilişkisine bakarak kesin şeyler söylenebilir. Çünkü ülkemizde ilk defa Alaska üniversitesinden Prof.Max Wyss ile uyguladığımız potansiyel deprem alanlarının 'asperite' belirlenmesinde uygulanan yöntem oldukça yenidir. O bakımdan biz çok iddialı değiliz, çok kesin bir şey söyleyemiyoruz. Marmara Bölgesi’nde, küçüklü büyüklü asperiteler var. Bir tanesi Bursa’ya yakın, diğeri dediğim gibi Adalar’ın güneyinde, bir diğeri de Tekirdağ-Silivri arasında.

1000Ç- 17 Ağustos depremi öncesinde bu asperite yöntemiyle belirledik dediğiniz yer İzmit’miş ve çok az farkla doğrulanmış. Değil mi Hocam?

Öncel- Daha önce ifade ettiğim Marmara Bölgesi’nin Mirodepremselliği ve Sismik Tehlike isimli üniversite destekli bir projeyi biz depremden önce, 6 Haziranda bitirdik. Büyük depremlerin beklenebileceği asperite alanlarını belirledik. Bu alanlardan biri ve en büyüğünün İzmit deprem kırığının ortasına düşdüğünü gördük. Yalnızca yaptığımız kestirimler İzmit'le sınırlı olmadığı ve diğer başka bölgeleride gösterdiği için yöntemin ilk teorik gelişimini ve pratik uygulamalarını yapan Prof.Max Wyss ile yaptığımız çalışmayı bir kez daha elden geçirerek güncelleştirdik. Çünkü ülkemizin ekonomik ve nufus olarak en önemli bir bölgesi ile ilgili yaptığımız çalışmayla ilgili bir şeyler söylemeden önce sonuçlardan emin olmalıydık. İlk olarak İstanbul'da kuzey-güney doğrultulu ölü fayların diriliklerinin gösterilmesinde delil teşkil eden mikro depremlerin aslında önemli bölümünün taş ocaklarında yapılan patlatmalardan kaynaklanabileceğini belirledik ve bu nedenle doğal afet oluşturabilecek büyük depremlerin araştırılmasında doğal olmayan bu depremleri attık. Sonuçta, yapılan çalışmaya göre İstanbul’a yakın olan alanlarda biriken stres büyük bir deprem oluşturacak düzeyde değil. Sonuç bu bakımdan sevindirici olabilir, fakat bunun doğusunda ve batısında, streste biraz artma var. Oraları da zaten biz asperite olarak nitelendirdik. Küçük depremlerin bize söylediği bu. İki türlü belirleme var: Biri zamanı kestirmek, diğeri yeri kestirmek. Biz yeri kestirmekle ilgili çalışma yapıyoruz.

Gördüğünüz haritada MS. 32’den, 1900’e kadar olan depremler gösteriliyor. Şimdi diyorlar ki, tarihte burada depremler olmuş. Ama yukarıda dediğim gibi, tarihsel depremler ±100 km hatalıdır. Yani bu hattı sola sağa kaydırabilirsiniz. Kaldı ki, bu tarihsel depremlerin yeri, genelde hasar bilgilerinden tahmin ediliyor. Özellikle 1894 depremleri için verilen hasar bilgilerinden, bu depremin aslında sanıldığı gibi Marmara Denizi’nin güneyinde değil, İzmit Körfezi’nin içinde olduğu ortaya çıkıyor. Tarihsel depremlerle ilgili herkesin itibar ettiği çalışmaların önemlileri Dr.Ambraseys tarafından yapılmıştır. Dr.Ambraseys ve Dr.Finkel 1509 depreminin tam yeri belirlenemez dedikten sonra muhtemel yerinin Marmara denizinin kuzey kıyısının tam ortası olabilir diyor. Bu alan bizim belirlemiş olduğumuz asperitelerden birine yakın olmasına karşın yeri hakkında fazla kesin bir şey söylenemez. Fakat, Ambraseys çalışmasında 1509 depreminin aynı şiddetde İstanbul'da hissedildiği gibi Thessaloniki şehrinde de hissedildiğini de ilave ederek aslında depremin yeri hakkında belirsizliği vurguluyor. Neticede kayda geçmiş hasar bilgilerine dayanılarak yapılan bir varsayıma gerçeklik yükleyerek milleti telaşlandırırsanız, tabii bu da millete haksızlık oluyor. Bir toplantıda İsviçre Jeoloji Servisinden Dr.Mayer-Rosa yerleri hakkında kesin bilgilere sahip olmadığımız tarihte olmuş depremlere ilişkin olarak nasıl böyle rasgele senaryo yada model üretebiliyorsunuz diye ciddi bir eleştiri yapmıştı.

1000Ç- O zamanlar yerleşim o kadar seyrek ki, odak noktası orada olabilir ama hasarı yüzünden tarihe İstanbul depremi olarak geçmiştir çünkü yoğun yerleşim yeri İstanbul’dur.

Öncel- Zaten bu kadar telekomünikasyon olmasaydı, belki biz bu depreme Avcılar depremi diyecektik. Şu söylenebilir: Bakın birinci harita stres seviyesini veriyor. Tarihsel depremlerin odaklandığı söylenen ya da tarihsel depremler burada olmuştur varsayımını iddia eden bilim adamlarının gösterdiği alanda hiçbir stres büyümesi yoktur. Aktivite yok denecek kadar az. Yani stres ve aktivite yoksa, bu bölgede deprem olur mu, olamaz mı tartışmasını nasıl yapabilirsiniz? En sağlam ve somut veri elimizdeki küçük deprem verileridir.

Sonra, deformasyonlar iki türlü açığa çıkar. Biri depremle açığa çıkıyor, buna sismik deformasyon deniyor, bir de asismik deformasyon var. Depreme bağlı olmayan 'asismik' yani krip davranışı gösterdiği bilinen iki faydan biride son depremin olduğu KAFZ'dur (diğeri Californiya'daki San Andreas fayıdır). Buna en güzel örnek elimizde, Çankırı İsmet paşa civarında yerin içinde biriken enerjinin asismik olarak yılda 1.5-2 cm hareket etmesiyle açığa çıktığına ilişkin kesin gözlemlerdir. Bu denizin içinde niye olmasın? Karada oluyor da denizde niye olmasın? Deniz içersinde yapılan çalışmalar hem masraflı hem de zor olduğu için deniz içinde fayın devam eden bölümlerinde asismik davranış gösterip göstermediğini bilemiyoruz. Bunları da düşünmek, halkın önüne konulacaksa olumlu ve olumsuz tüm seçenekleri koymak lazım.

Görüldüğü gibi fayların tespit edilmesinden daha önemli olanı fayın hangi şekilde biriken enerjiyi açığa çıkardığıdır. Tabi faylarında belli bir süre sonra deprem üretme kapasitelerini kaybettiklerini de ifade etmek gerekir. Her fay deprem üretmez dirileri istisna.

1000Ç- Diyelim ki, sizin gibi birileri daha bir asperite araştırması yaptılar ve sizinle aynı yerde asperite noktası saptadılar. Bir deprem tetiklemek istiyorlar. Sizce burada bir deprem tetikleyebilirler mi?

Öncel- Yani insan eliyle yapılıp yapılamayacağını mı soruyorsunuz bu senaryo. böyle bir çalışmanın yapıldığını duymadım ve literatürde böyle bir çalışmaya rastlamadım. Fakat biriken enerjinin kontrolü olarak açığa çıkarılması gibi birtakım tezler ve hipotezler olduğunu bende medyadan duyuyorum.

1000Ç- Biliyorsunuz gazetelerde bazı haberler çıktı, bazı bilim adamları enerji yüklü fayları patlatalım önerisi yaptılar. Tabii bu aynı zamanda deprem tetiklenebilir sonucuna varıyor. Dr. Atilla Uluğ, fay hattı kırılabilir diyor (18.11.1999, Milliyet). Aykut Barka bu bir fantazi dese de, enerji biriktirmiş fayların patlatılabileceği ortaya çıkıyor. Nitekim Gölcük’ten gelen bazı bilgilere göre, orada bir gurup Amerikalı’nın, hesaptan daha fazla bir hasarla sonuçlandığını söyledikleri bir girişimi olmuş. Bilimin bir de bütünselliği var, sosyal bilim açısından bakıp da gördüğümüz şeyler var. 53 milyonun kesinlikle istemediği ve çok kararlı bir şekilde karşı çıkacağı bir yasayı meclisten geçirecek güçleri yok, ama geçiriyorlar. Depremin olacağına güvenmeselerdi, sosyal güvenlik yasa tasarısını gündeme bile getiremezlerdi. Sosyal bilimsel açıdan baktığınız zaman bu tür şeyler de kanıt sayılır. Sonra Akşam gazetesinde kıyamet planları diye HAARP adlı Amerikan Enstitüsü’nün bir açıklaması çıktı, Amerika’nın deprem tetikleme teknolojisinin olduğu açıkça yazıldı. Hatta orada bir profesör buna karşı çıkıyormuş. Ondan sonra, Ceviz Kabuğu programında Malatya İnönü Üniversitesi’nden bir öğretim üyesi konuştu ve çok önemli teknik bilgiler verdi. Ayrıca hastanelerde rastladığımız MR’lar, tomografiler, ultrasonlar, hepsi manyetik dalga veya ses dalgası teknolojileri. Bunların hiçbiri gerçekte bizim sağlığımız için geliştirilmiş değil, başka amaçlar için geliştirilmiş, yan ürün olarak da hastanelerde kullanılıyor. Marmara’da şöyle bir avantaj var: Fay denizden geçtiği için, kimse görmeden fayın derinliklerine yönelik birçok iş çevrilebilir. Sonra biliyorsunuz Gölcük’te bir de birikmiş gaz var. Bu patlatılarak da tetikleme olamaz mı? Tabii bunların hiçbiri kendi başına kanıt niteliği taşımıyor ama hepsini uç uca birleştirince, kocaman ve meşru bir soru çıkıyor, deprem tetiklendi mi diye. Siz buna ne diyorsunuz?

Öncel- Ben 1994’de İtalya’da Uluslararası Depremlerin Önceden Belirlenmesi isimli projede çalıştım. Çalıştığım kişiler Ruslar’dı. Rusların çok meşhur bilim adamlarından Dr.Molchan, Çeçen bilim adamlarının özellikle Çeçenistan’da olan depremde fayın Ruslar tarafından tetiklendiğini iddia ettiklerini söylemişti. Bilemiyoruz tabii, bilim adamının milliyeti önemli değil, ama o zamandan beri böyle tartışmalar var. Bunun üzerine makaleler olduğunu söylemişti. Çeçen bilim adamlarının bunun üzerine makaleleri varmış. Şu da var: Türkiye’deki deprem istasyonları, zamanında NATO tarafından Rusya’nın yapmış olduğu yer altı denemelerini, nükleer denemeleri izleme gözleme istasyonları olarak kurulmuş olduğu ve sonra deprem istasyonu adı altında bunların Türkiye etrafına konuşlandırıldığı iddia ediliyor.

1000Ç- Gerçekten, eklenmesi gereken bir veri de bu sistemin çalışma mantığıdır. Örneğin, Amerika’da bilim ikiye ayrılıyor. Bir üniversitelerde bilimadamların ilgilendikleri bilim var, bir de kilit altında, sonuçları da gizli tutulan bilim var. Bunun ekonomik, askeri, stratejik çeşitli yanları var. Ekonomik yanına şöyle bir örnek verebilirim: Bundan 15-20 yıl önce, İngiltere’de BBC World Servis’te bir program dinledim. Amerika’da yeni bir buluş yapıldığını, artık nükleer reaktöre falan hiç gerek kalmadığını, çok güzel bir elektrik üretme teknolojisinin bulunduğunu, ancak bulan adamın patent zorluklarıyla karşılaştığını anlatan bir programdı. Yıllar geçti, bakın yıl 1999, Türkiye’ye nükleer reaktör geliyor. Yani, yukarıda sözü geçen proje belki patentlendirilmedi ama satın alındı, kasaya kilitlendi. Neden? Çünkü adamların daha nükleerden kazanacağı para var. Yani yukarıda sıralananlara, bilimin belirli bilgilerinin kilit altında olduğu varsayımını da eklemek gerekiyor. Bu durumda bazı bilim adamlarının kendi bilmedikleri şeyleri yok, olamaz diye kestirip atmaları bilimsel bir yanlış oluyor. Bu açıdan sizin yaklaşımınızı çok sevdim. Bildiğinizi biliyorum dediniz bilmediğinizi bilmiyorum dediniz, ama olabilir dediniz. Ben de zaten o kadarını diyorum.

Öncel- Ama ilginç bir şey, Çeçen bilim adamlarının bu tür iddialarıyla sizin öne sürdüğünüz hipotezin üst üste düşmesi.

1000Ç- Hocam bence Çeçenistan da depremle aynı senaryonun parçası. Çok adi bir oyunla karşı karşıyayız. Her şey geliyor 1990’ların başında düğümleniyor. Örneğin, Işıkara 1991’de bize çok iyi para vermeye başladılar, ne istersek yapmaya başladılar gibi sözler ediyor. 1991’den beri bu memlekete deprem gözüyle mi bakılmış nedir. Yunanistan’la bir gecede düşman oluyoruz, bir gecede dost oluyoruz. Yani oyun büyük ve kapsamlı.... Neyse, bir de Düzce depremini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir Alman bilim adamı, İzmit depreminin Düzce’yi tetikleşmesinin beklenenden daha çabuk olduğunu söyledi.

Öncel- Tetikleme olayı oldukça iyi çalışılmış bir konu fakat Türkiye'de iyi anlaşıldığı söylenemez. Tetiklemeden kasıt deprem üretecek faylar arasında bir etkileşimin cereyan etmesidir. Fakat fayların diri ve deprem üretebilir özellikde olması gerekir aynı zamanda. Mesela diri olan bir fay ölü olan bir fayı tetikleyebilir mi? Bu ölünün diriltilmesi gibi bir şey. Nasıl bu canlı organizmaya sahip varlıklar arasında mümkün değilse faylar içinde geçerlidir. Dirilik özelliği devam eden Marmara denizindeki doğu-batı doğrultusunda hareket eden bir fay İstanbul'da fosilleşmiş ölmüş Kuzey-Güney yönlü fayları tetikliyebilirmi? Tetikliyebilir demek ancak ve ancak bir dirinin bir ölüyü diriltebilmesini söylemek kadar kabul edilebilir bir şeydir. Kısaca tetikleme yada etkileşim olarak sismoloji literatürüne giren olay ancak diri faylar arasında olabilir. Tabi bu etkileşim tek yönlü değildir. Olan bir deprem bir başka depremin olmasını öncelleyebildiği gibi olmasını da geciktirebilir.

Depremlerin depremleri tetiklemesi üzerine değerli arkadaşım Dr.Süleyman Nalbant’ın doktora çalışması var. Bu çalışma bir önceki depremin bir sonraki depremi tetiklediğini, mesela elli yıl sonra olacaksa süresini öne çektiğini yada ileri ittiğini gösterdiği gibi Marmara bölgesindeki depremleri incelediği için ayrı bir öneme sahip. Çalışmasının sonuçlarına göre kesin olan bir şey gerçekten de Marmara’da olan depremler arasında bir ilişkinin olmasıdır. Biri diğerini hazırlıyor. Son İzmit depremi, Düzce fayında biriken stresi artırmıştır. Olacak bir depremin zamanını yakınlaştırmıştır.

1000Ç- Hocam bir de güneş tutulmasına ve rezervuarların etkilerine ilişkin birşeyler sormak istiyorum. Güneş tutulması Türkiye’den çok iyi görüldü. Güneş ile ay aynı hizaya geldiği için, güneş tutulması çekim gücünü arttıran birşey. Yani yerin altındaki magmayı harekete geçirebilir. Bu deprem tetikleyemez mi? Bir de rezervuar işi var. Amerika’da birtakım suni göllerin yanında deprem olmaya başlamış, baraj ve rezervuarların tetikleme işi gördüğünü keşfetmişler. Bu Ansiklopedi Britannica’da var, ben size göndereceğim. İkisini birleştirirsek, Türkiye’de güneş tutulmasının en iyi görüldüğü odaklar, aynı zamanda suni göletlerle ve barajlarla çevrili. Bu olguların Kuzey Anadolu fay hattını tetikleyici etkisi olabilir mi? Bir de biliyorsunuzdur, Tekirdağ’dan bir vatandaş 18 Ağustos’da deprem olacak diye yazmıştı. Yani şimdi ben ikinci bir senaryo kuruyorum. 18 Ağustos’da, manyetik çekimle de bağlı olarak bir deprem olacaktı, ama birileri geldiler onu bir gün önceye aldılar, yani zamanını kendileri belirlediler. Böyle bir şey geçerli midir?

Öncel- Bilemiyorum, güneş tutulması ilk defa olmuyor, devamlı oluyor ve depremle ilgili araştırmalar ülkemizde her ne kadar ayrıntılı, planlı yapılmasa da, Japonya’da, Amerika’da çok ayrıntılı yapılıyor. Kabuk üstündeki stres artmasına kadar her şey inceleniyor. Bu tür, yani güneş tutulmasına bağlı, bir gözlem, veya bir ilişki ben duymadım. Araştırılması gerekir mi? Gerekir tabii.

1000Ç- Hocam bir de kara parçalarının birbirini itmesi sorunu var. Bunun normal boyutunun ötesinde, GAP’taki suni göletlerin ve barajların da buna etkisi olamaz mı? Günün birinde, Anadolu’nun Kuzey Anadolu fay hattının altında kalan parçası ada haline gelemez mi? Buradaki barajlar yeryüzünün kabuğunu etkiliyor. Kafamdaki soru şu: GAP yöresinden kaynaklanan bir sıkıştırma, ta İzmit dolaylarında tetikleme yaparak, buradaki enerjiyi açığa çıkartır mı?

Öncel- Dediğiniz gibi depremsellik ve su seviyesi arasında ilişkiyi gösteren yayınlanmış önemli çalışmalar var. Dr.Simpson tarafından Tajikistan Nurek ve Hindistan'da ki Koyna barajlarında su seviyesindeki artmaya yada azalmaya bağlı olarak deprem etkinliğini arttığını gösteren önemli çalışmaları var. Su seviyesine bağlı bir sıkıştırmaya bağlı olarak bir büyük depremin oluşabileceğini söylemek için bu konularda yapılmış araştırmaların artmasına ihtiyaç var. Kaldı ki, zaten Arabistan levhasının yaklaşık üç dört milyon yıl önce başlayıp devam eden doğu Anadolu'da mevcut harekete bağlı sıkıştırma olayı var ve bu nedenle başka sebepler aramaya fazla gerek olmayabilir. Yani deprem dediğimiz olaylar global levha hareketlerine bağlı. Türkiye de bu levhaların kesişmiş olduğu bir bölgede yer alıyor. Mesela burada Arabistan levhası var. 2.5 cm/yıl kuzeye doğru hareket ediyor ve bu kaymadan dolayı burada sıkışmaya bağlı dağlar oluşuyor. Ve bu sıkışmadan dolayı Anadolu levhası kırılıyor. Bu kırıklardan bir tanesi Kuzey Anadolu fay zonu, diğeri de Doğu Anadolu fay zonu olarak biliniyor ve bu kırıklar üzerinden batıya doğru zorunlu kayma oluyor. Bu kayma sismolojik gözlemlere göre 3 cm/yıl. Tabii bu kaymaya ve sürtünmeye bağlı olarak, depremleri oluşturacak enerjiler birikiyor. Artı olarak bir de Ege'nin altına dalan Afrika levhası var. Hem Anadolu levhasının batıya doğru göç etmesi, hem de Afrika levhasının sürekli olarak Ege levhasının altına dalmasından dolayı oldukça büyük ve farklı bir aktivite var. Zaten Marmara bölgesi bu iki farklı hareketin kesişmiş olduğu bir geçiş noktasıdır. O bakımdan buradaki depremlerin tabii ki bu büyük levha hareketiyle ilişkisi var.

Depremlerin nerede olacağını biz çok iyi biliyoruz. Çünkü yer kabuğu birbirine geçmiş levhalardan oluşmuştur. Afrika levhası, Avrasya levhası, Amerika levhası gibi bir düzine levhalardan oluşmuş yerkabuğu sürekli hareket halindedir. Bunların bir kısmı denizde, bir kısmı karada. Bunların birbirlerine sınır oluşturduğu yerler deprem kuşağıdır. Bu bakımdan depremlerin oluş yerlerine baktığımız zaman düzenli olduğunu görüyoruz. Bu düzende bir sapma yok.

1000Ç- Sizinle söyleşi çok öğretici oldu. Çok teşekkür ederiz. Zaten çok zamanınızı aldık, ama biraz da şu üniversitenin haline değinsek. Ben çok şaşırdım bu üniversitenin haline. Depremi unutsak bile bu üniversitenin, incecik sütunlu bazı binaları çürük izlenimi uyandırıyor. Göle doğru zemin kayması varmış, bitişik iki binanın arası açıldıkça sıvayla dolduruluyormuş. Bunlar böyleyken, bir de deprem olasılığını düşününce insan şaşırıp kalıyor. Arkadaşım çatlakları gösterdi. Bazı yerleri düzeltiyorlar. Düzelttikleri yerleri önce boşatmamışlar, basında duyulunca boşaltmışlar. Sonra, önceden boşalttıkları yerleri, öğrenciler kantin isteyince açmışlar. Niye boşalttılar, niye açıyorlar? Kullanılan binanın bodrum katına demir ayaklar koymuşlar. Bu ayakların konması bir itiraf. Bu üniversitede, bana öyle geliyor ki insan canına kasıt var. Bir de üstelik bunu açıklayan öğrencileri okuldan atmışlar, öğretim üyelerini işten uzaklaştırmışlar. Zaten böyle bir üniversite binasında inanın güzel şeyler üretilemez. Her köşesi lekeli, yani duvar su emmiş. Aydınlatma berbat...

Öncel- Fakülte binasıyla ilgili olarak, yetkili dekanımız, inşaat konusunda oldukça yüksek deneyimli hocalarımız var. Fakat rektörlüğün ve fakülte dekanlığımızın en rasyonel ve doğru olanı yaptığını söyleyebilirim. Ama Avcılar bölgesine ilişkin söylenecek çok şey var. Burada bu kadar hızlı ve kontrolsüz yapılaşma olmaması gerekiyordu. Buradaki binaların önemli bir bölümü yönetmeliklere uygun yapılmamış. Dört kata kadar imar vermişler ama önemli bölümü dokuz katlı. Bu bakımdan ciddi bir ihmal var. Avcılar niye fazla hasar gördü? Çünkü buradaki zemin çok değişken. Belki Japonya’nın zemini Avcılar’ın zeminine benzer bir zemin ama Japonlar binaları özel temel teknikleriyle yapıyorlar. Burada ise zemin özellikleri dikkate alınmadan bu kadar hızlı gelişmeye müsaade edilmiş. Bunun sonucunda da faturayı buradaki halk ödedi.

1000Ç –Hocam çok teşekkürler. Her şey gönlünüzce olsun. Başarılar...